Prof. Dr. Ergün Çil İle Röportajımız

0
13200
views

Merhaba Ergün Hocam, öncelikle bizi kabul ettiğiniz için tekrar teşekkür ederiz.

1.Fakültemizin en tanınan ve sevilen hocalarındansınız ama bizim için siz kendinizi biraz tanıtabilir misiniz?

Biraz zor bir soru oldu 🙂 İnsan kendisini pek tarif edemez çünkü başkasını tarif etmek daha kolaydır. Öncelikle elimden geldiğince işimi iyi yapmaya çalışıyorum, dürüst ve etik olmaya çalışıyorum, eğitmeyi-öğretmeyi seviyorum. En önemli özelliğim empati yapabilmek, her yerde empati yapmaya çalışıyorum. Hasta muayene ederken; ben hasta olsam nasıl davranılmasını isterdim, derse giderken; ben öğrenci olsam hocanın bana nasıl davranmasını beklerim, ne şekilde anlatsa daha iyi anlarım diye düşünerek işimi iyi yapmaya çalışıyorum. Empati yapmak işin özü ve kökü bence. İyi empati yaparsanız başarısız olma şansınız yok gibi diye düşünüyorum.

2.Neden tıp fakültesi seçtiniz, spesifik bir olay veya kişi oldu mu sizi etkileyen yoksa öyle denk mi geldi sadece?

Bunu söylemek aslında çok zor, daha önce de soran öğrencilerim oldu. Ben daha çocukken doktor olmak istiyorum deyip hevesle ve istekle tıp fakültesi yazdım sandılar ya da öyle algıladılar. Öyle olmadı. Aslında lisedeyken doktor olmak aklımdan bile geçmiyordu, herhalde mühendis olurum diyordum. Hep anlatmışımdır, ezberleme kabiliyetim sıfıra yakındır ama matematik, mantık, mekanik en başarılı olduğum şeyler. Problem çözmek, mekanikle uğraşmak hiç yorulmadan yaptığım işler ama bir teorik kitap okumak, patoloji, mikrobiyoloji okumak ve bunları akılda tutmak benim için imkansıza yakın. Ezberleyebildiğim hiçbir şiir, şarkı bile yok. O yüzden çok zorluk çektim. Bilerek ve isteyerek tıp seçmedim. O zamanlar önce tercih yapılır, sonra sınava girilirdi. En yüksek puanlar hep tıp fakülteleriydi ve özel üniversite yoktu. Hacettepe yazamadım, İstanbul’da oturuyordum; ekonomik nedenlerle hiç İstanbul dışı yazmadım. İki tercih tıp yazdım, kalan 14 tercih mühendislikti. Ben ilk 100’e girmiştim, o yüzden ilk tercihim olan İstanbul Tıp Fakültesi’ne girdim.

3.Kardiyoloji seçmenizde mekanik ilginiz etkili oldu diyebilir miyiz o zaman?

Evet, öyle oldu. Okulu bitirince hemen branş seçemedim. O yüzden kendim tayin isteyip Anadolu’ya gittim. Bolu’nun küçük bir ilçesine verdiler, sonra askere gittim, bu sırada kafamda biraz şekillendi. Dedim ki bana en yakın çocuk hastalıkları ve öyle başladım. Yan dal da planlamamıştım. O zamanki bölüm başkanı hocamız, okulda kal dedi, o zaman TUS, YDUS olmadığı için çoğu hocanız bu şekilde beğenilerek kaldılar. Baştan kabul etmedim ama bir hafta kadar düşündüm sonra kalmaya karar verdim. En mekanik, teknolojik ve mantığa dayanan bölüm kardiyoloji geldi bana, diğerlerini seçseydim başarılı olamazdım.

4.Hocam peki öğrencilik hayatınız nasıl geçti? O döneme ait özlem duyduğunuz bir şey oldu mu?

Yok, hayır 🙂 Şöyle söyleyeyim hemen anlayacaksınız. Benim öğrenciliğim 1975-1981 yılları arasında geçti. Türkiye’nin en karışık dönemleriydi, öğrencilik yaşamak mıydı yoksa yaşamak için mücadele etmek miydi tam anlayamadık. Gerçi siyasi tarafım olmadı ama ortada kaldığımız için iki taraftan da baskı görüyorduk. Mesela okula gidiyorsunuz eylül ayında, iki gün sonra birisi öldürülüyor ve süresiz tatil. Okulun ne zaman açılacağı belli değil, süresiz tatil veriliyor, herkes memleketine gidiyor. Başlıyorsunuz, sonra tekrar bir olay oluyor ve yine tatil… Bu şekilde öyle kesintiler oldu ki neredeyse senenin yarısı tatil ve boykotlarla geçti. O yüzden bazı seneler yazın eğitim görmek zorunda kaldık. Pek çok arkadaşımızı, tanıdığımızı kaybettik. Çok baskı gördük, kötü günlerdi. O yüzden öğrenciliğimden zevk alamadım. Hayat mücadelesi gibiydi, Allah bir daha kimseye göstermesin.

5.O zaman bu sorumun çok anlamı kalmıyor ama öğrenciliğinizde keşke yapmasaydım veya yapsaydım dediğiniz şeyler oldu mu hiç?

O dönemde öğrencilik yapmasaydım keşke 🙂 Ondan çok önce veya sonra yapsam muhtemelen çok farklı bir hayatım olurdu.

6.Peki hocam, öğrencilik ve akademisyenlik hayatınızdan hangisi sizi daha çok mutlu etti?

Galiba cevabı belli oldu artık, akademik hayatım beni çok mutlu etti. Aradıklarımı buldum, hedeflediklerimi yaptım, kendime ve çevreme yararlı oldum. O yüzden öğretim üyeliği, akademisyenlik tatmin edici.

7.Pediatri eğitimi almış olmanız çocuklarınıza yaklaşımınızı nasıl etkiledi? Olumlu veya olumsuz bir katkısı oldu mu?

Çok çelişkili bir cevap olacak bu. Asistanken evliydim ben; biterken çocuklarımın birisi 8, birisi 2 yaşındaydı. Şöyle derler onlar bana, “biz büyüdük ama seni hiç görmedik”. O yüzden onlara çok faydam olamadı yani ben de hatırlamıyorum nasıl bir dönem geçirdiklerini. Sürekli çalışma, sürekli nöbet, hastane olduğu için onlar daha çok anneleri ile büyüdü. O yüzden, maalesef mesleğim anlamında onlara çok katkıda bulunamadım. Şu an asistan sayısı nispeten daha çok olduğu için bize göre daha rahat tabi, bizim hayatımız daha çok nöbetlerde geçti. Doçent olduğum zaman daha çok ilgilenebilmeye başladım. Şimdi aramız, diyalogumuz çok iyi, arkadaş gibiyiz. Bunda mesleğimin payı vardır mutlaka, empati yapabilmenin payı vardır. Ama onların ilk 5-10 yılını dediğim gibi pek göremedim.

8.Akademik çalışma hayatınızın aile hayatınıza etkileri ne yönde oldu?

Bir önceki sorudan çocuklarımla ilgili kısmın cevabı çıkmaktadır. Eşimle ilgili kısmını anlatayım. Eşim çok özverili ve anlayışlı biri olduğu için bir sorun yaşamadık. Yani bana işim konusunda hep destek oldu, anlayış gösterdi. Bir sıkıntı çekmedik. Ama benimle birlikte ihtisas yapan bir arkadaşım vardı. Eşi  gezmek, eğlenmek, akşamları bir yerlere gitmek istiyordu. Ama arkadaşım sürekli çalıştığı için gidemiyor, izin alamıyor alsa da o izni bile çalışarak değerlendirmek zorunda kalıyordu. Eşi buna katlanamayacağını, ihtisas bitene kadar ayrı yaşamak istediğini söylemişti. Ayrı evde yaşamaya başladılar. Arkadaşımın ihtisası bitince tekrar birlikte yaşamaya başladılar. Hala birlikteler. Eşin anlayışı ve hoşgörüsü çok önemli.

9.Çalışma yoğunluğunuza rağmen geçtiğimiz günlerde editörlüğünü üstlendiğiniz bir pediatri kitabı çıktı. Bize bu süreçten bahsedebilir misiniz, tekrar böyle bir çalışmada yer almak ister misiniz?

İsterim tabi. Hatta niye daha önce böyle bir işin içine girmedim diye kendime kızıyorum ama demek ki aklımıza gelmemiş, fırsat olmamış. İki sene önce ben bu işe de tesadüfen girdim. Biliyorsunuz mavi kitap vardı, emek vermiştik ama çok istediğimiz gibi bir kitap olmamıştı. Bizim gibi, öğrenciler de anketlerde gördüğümüze göre çok beğenmediler. Onu düzeltelim dediklerinde birkaç öğretim üyesiyle birlikte biz varız, dedik. Sonra baktım, etrafımda pek kimse kalmamış, iş bana kalmış. Ben de yaptığım işi ya tam yapmayı ya da hiç yapmamayı tercih eden birisiyim. Daha önce böyle bir iş yapmadığım için yavaş yavaş işi öğrendim, piştim. Ve daha önce yüzmeyi bilmeyen birinin suya düşüp yüzmeyi öğrenmesi gibi, iyi öğrendim. Şu an ikinci kitabımı bitirmek üzereyim. Kardiyoloji Terimleri sözlüğü vardı ama Pediatrik Kardiyoloji Terimler sözlüğü yoktu. Yılbaşında ilk kitap bitince şunu da yapalım dedim, Nisan ayında biteceğini umuyorum. Şimdi gece yarılarına kadar onun için çalışıyorum. O da benzerlerinin hepsinden daha güzel bir eser olacak. Bu kitapta biri Başkent Üniversitesi’nden, biri Gazi Üniversitesi’nden iki tane editör yardımcım var. İlk kitapta çok fazla deneyim elde ettiğim için çok hızlı yaptığımdan ve bana yetişemediklerinden şikayetçi oluyorlar J Deneyimlerin hepsi işe yarıyor. İlk kitap o kadar çok sattı ki 3 ayda yarısından çoğu bitti. Bu kitap için yayınevinden ilk baskıya 4-5 sene süre vermişlerdi. Ama bu kadar kısa sürede bu kadar çok satıldığından geçenlerde arayıp 2. baskı için hazırlıklara başlayalım dediler, çünkü şu an birçok üniversitede kürsü kararıyla referans kitap olmaya başladı. Şimdi önümüzdeki sene 2. baskısını çıkaracağız ve bu baskıda farklı ek konularla birlikte CD yerine kare kod kullanmayı düşünüyoruz. Kitabı okuyan CD ile uğraşmadan direkt muayenesini de telefonunda görebilecek.

10. Bir blogunuz var. Orada okuduğunuz birçok kitaptan bahsetmişsiniz, kimisi hakkında düşüncelerinizi yazmışsınız. Onların arasında ‘’beni en çok etkileyen bu’’ diyebileceğiniz bir kitap var mı?

Şu an aklıma gelen iki kitap var. Biri Hayatın Kaynağı, yazarı Ayn Rand. Üniversitede okuyan herkesin okumasını tavsiye ederim. Kitapta bir mimarlık 3. sınıf öğrencisinden bahsediliyor. Ona bir proje veriyorlar. Bu projeyi yapmayan dersi geçemeyecek. Okul da meşhur bir Amerikan üniversitesi. Üniversite mimarlık konusunda çok iyi fakat daha çok klasik mimarlık üzerinde çalışıyor. Öğrenci modern bir proje çiziyor, hocası bunu kabul etmiyor. Değiştirip klasik yapmadığı sürece geçemeyeceğini söylüyor. Öğrenci çok başarılı ve yetenekli ama projeyi değiştirmeyi kabul etmiyor. Olay fakültenin yönetim kuruluna kadar gidiyor ve öğrenciyi okuldan atmaya karar veriyorlar. Dekan öğrenciyi sevdiği ve değer verdiği için son bir şans vermek istiyor. Öğrenciyi odasına çağırıp okuldan atılma işlemlerinin onun imzasıyla tamamlanacağını fakat bunu yapmak istemediğini, inadından vazgeçip yeni projeyi yaptığında okuldan atılmayacağını söylüyor. Aynı zamanda “seni tanıyorum bunu kabul etmeyeceğini biliyorum” diyerek, ikinci bir seçenek olarak bir sene okula ara verip kararını öyle vermesini teklif ediyor. Dekan “ben olsam projeyi değiştirir düzene uyardım, mezun olduktan sonra istediğim projeyi çizerdim” diyor. Ama öğrenci “ben hemen okulu bırakıyorum” diyerek çekip gidiyor. İki seçeneği de tercih etmiyor. Yani bunu kaç kişi yapar düşünün. Zaten tarihi değiştirenler de bu gibi kişilerdir. Bizler bir şekilde kalıplaşmış ve düzene uymuşuz.

İkincisi de Turgut Özakman’ın yazdığı Ah Şu Çılgın Türkler. Bu kitabı da mutlaka her Türk’ün okumasını öneriyorum. Şu an içinde bulunduğumuz birçok olayın cevabı bu kitapta var.

11. Birçok doktor zamansızlıktan yakınır ama siz aynı zamanda vakit buldukça tenis de oynuyorsunuz. Tenise ne zaman ve nasıl başladınız?

Biz sizin kadar şanslı değildik, bugünlerdeki kadar imkan yoktu. Lisede takla ve perende atıp, koşu yapardık sadece. Tenise fakülte bittikten hemen sonra başlamam mümkün değildi yani. Fakültede ve sonraki 10 yılda tenis kortu bile görmedim. Hatta masa tenisiyle bile üniversitede tanıştım. Bodrum katında üç masa vardı, çok heveslendim ama “tenis masalarının olduğu salonda siyasi kavga çıkabilir” diye altı ay sonra onları da kaldırdılar. Spor hayatım orada bitti J Sonra da zorunlu görev, ihtisas, askerlik, doçentlik sınavı derken 40 yaşından sonra doçent olunca spora vakit ayırabildim ancak.

12. Peki, niçin tenisi seçtiğinizi sorsak?

Masa tenisine üniversiteden ilgim vardı zaten. Burada Şimşek hoca ile oynamaya başladık. Sonra burası yetmedi. Bir okulla anlaştık yeni masalar aldık, 5-6 kişilik bir grubumuz vardı, haftada 3 gün gidiyorduk. Zamanla masa tenisi bana az gelmeye başladı. Haftada 1 gün tenis dersi almaya başladım. Sonra 2 gün oldu, 3 gün oldu derken masa tenisini tamamen bıraktım. Şimşek hoca hala öfkelidir bu konuda bana. Teniste böylelikle ilerlemiş oldum.

13. Şu ana kadar yaptığınız seyahatlerde sizi en çok etkileyen tekrar tekrar giderim dediğiniz yer/yerler oldu mu?

Türkiye’nin hemen hemen her yerini gördüm. Özellikle tarihi yerleri, arkeolojiyi, antik kentleri severim. Çevrem, çocuklarım yakınır hatta bundan. ‘Taş görmekten niye zevk alıyorsun?’ diyerek, Türkiye’deki tüm antik kentlere defalarca gitmişimdir yani. Efes, Didim, Aspendos…

Yurt dışındaysa iki yer anlam ifade ediyor benim için. İlki Londra. İngiltere ve Osmanlı’yı benzetiyorum. İki devlet de çevrelerine hükmetmiş; kültürel, ekonomik, sosyal olarak pek çok şey almışlar. İngiltere’nin Osmanlı’dan farkı bunları hala koruyor olması. Londra sokaklarında dünyanın her yerinden pek çok şey görebilirsiniz. Müzeler, sokaklar, meydanlar insana çok şey öğretiyor. Biz maalesef kültürü yaşatma kısmında başarılı olamamışız. Tekrar görmek istediğim diğer yer ise Iguazu Şelaleri. Brezilya, Arjantin, Uruguay sınırında pek bilinmeyen bir şelaleler sistemi. Benim gördüğüm yerler içinde en etkileyici yerlerden biri kesinlikle. İnsan gerçekten hipnotize oluyor güzellikleri karşısında. Ben bir kongre için Buenos Aires’e gittiğimde gezmiştim. Tekrar gitmek isterdim.

14. Meslek hayatınızda şimdiye kadar asla unutamam dediğiniz bir hastanız oldu mu?

Çok var. Ama özellikle unutamadığım iki hastam var. İlk görev yerimde bir sağlık ocağında tek doktor olarak çalışıyordum. Bir de İstanbul’dan gelmiş diş hekimi, Rizeli bir arkadaşım vardı. Bir gün mesai bittikten sonra haber geldi. ’’Çok ağır bir hasta var, gelir misin?’’ diye. Kasaba küçüktü zaten koşarak gittim hemen. Komada olan bir adam gelmiş. Anamnez aldığımda tek başına yaşayan, çok fazla alkol tüketen bir adam olduğunu öğrendim. Alkol bulamadığında ispirto içecek kadar düşkünmüş. Getirenler yanında organik fosfor içeren bir tarım ilacı kutusu bulduklarını söylediler. Gerçekten de organik fosfor zehirlenmesi bulgularını gösteriyordu. Etkin tedavi edilmezse hastayı ölüme götürecek bir durum. Tedavisi kitaplarda pek yazmayan bir bilgidir. O anda Çapa’da pediatri asistanı bir abimizin bundan bahsettiğini hatırladım. Şükür ki aklımda kalmış. Organik fosfor zehirlenmesinin antidotu olan “pralidoksim”e ek olarak Midriyazis ve yüzde flushing gibi atropinizasyon bulguları olana kadar atropin uygulamak gerekiyordu. Pralidoksim verdikten sonra atropin ampullerden 1 yaptık, 5 yaptık, 10 yaptık, yetmedi. Diş hekimi arkadaşım da yardım ediyor bu arada. Toplam 80 ampule kadar çıktık. Asistan abimiz 300 ampule kadar yapanlar olduğunu söylemişti. O yüzden korkmadan yaptım ve sonunda hasta kurtuldu. Günlerce konuşuldu, kasabada kahraman ilan edildim J Ölmek üzere gelen bir insanı yaşama döndürmek çok güzel bir şey tabii, insan unutamıyor.

O zamanlarda haftanın bazı günlerinde köylere gidiyorduk muayene için. Yine o günlerin birinde, komadaki hastanın tedavisinden yaklaşık on gün sonra sağlık ocağına döndüğümde içeride bir telaş, heyecan olduğunu gördüm. Hemen ne olduğunu sordum. Organik fosfor zehirlenmesi geldiğini söylediler. Şaşırdım tabii. Nasıl olmuş, diye sordum. Diş hekimi arkadaşım, ‘’14 yaşında kız hasta dün balık yemiş kusmaya başlamış. Balıkta da fosfor olduğu için organik fosfor zehirlenmesi diye atropin tedavisine başladık.’’ dedi. Eyvah kız nerde, dedim hemen. Baktım kalbi güm güm. Suratı kıpkırmızı, gözlerde midriyazis. Allah’tan 2. atropinden sonra beni beklemeye karar vermişler biz de zamanında yetişmişiz de tedavi ettik hemen kızı. Mesleğimin ilk yıllarında olduğundandır belki unutamadığım anılar.

15. Küçük yaşta olmasına rağmen kardiyak rahatsızlığı olan birçok hasta ile karşılaşıyorsunuz, bu hastalar dünyaya bakış açınızı nasıl etkiledi?

Mesleğimiz gereği çok kötü hastalıklar ile karşılaşıyoruz sonuçta. Bu küçük, kompleks hastalara eko yaparken etkileniyorum, moralim bozuluyor. Ailesine nasıl açıklayacağımı düşünüyorum ama çok şükür hepsi o kadar kötü çıkmıyor. Küçük ASD (atriyal septal defekt), küçük VSD (ventriküler septal defekt), kolay tedavi edilen, tedaviye ihtiyaç duymayan hastalıklar da çıkabiliyor. O zaman keyif alıyorsun tabii, tedavi edincen aile de mutlu oluyor. Kateter ile ASD veya PDA’yı (patent ductus arteriosus) kapatınca, gözünüz aydın diyerek aileye haber veriyoruz, onların yüzündeki mutluluk insanı çok etkiliyor. Tersi de insanı çok kötü etkiliyor. Onlarla sen de çok üzülüyorsun.

16. Kendinizi bir kelime ile tanımlayabilir misiniz? 

Gıcık 😀 Etrafımdakiler genelde beni gıcık olarak görür. Niye bilmiyorum, ama biraz gıcığımdır. Hiç kimse kendine gıcık demez ama ben derim çünkü objektifim. İnsanların benim hakkımda dedikleri beni çok etkilemez, çünkü ben kendimi iyi tanıyorum. Hatalarımı da biliyorum, günahlarımı da biliyorum, sevaplarımı da. İyi ve kötü yönlerimi de biliyorum. Hastalarım, hasta yakınlarım bazen beni övdüklerinde özeleştiri yapar ve çok abarttıklarını söylerim. Hakkımda söylenen kötü şeyler de beni aynı şekilde etkilemez. Kişi kendini bilmelidir; çünkü:

‘’İlim ilim bilmektir

İlim kendin bilmektir

Sen kendini bilmezsin

Ya nice okumaktır.’’

Bu güzel öğle aranızda bize vakit ayırdığınız ve samimi cevaplarınız için çok teşekkür ediyoruz hocam. Tekrar görüşmek dileğiyle… 🙂

Gül ADA , Utku ÖZGÜR, Sümeyra ALTINTAŞ, Burcu USLU

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here